Friday, July 4, 2008

TATİL-İmir-Çeşme

Zaman su gibi akıp geçti .1 haftalık izin yetmedi. Daha önceleri her tatilimin maksimum dördüncü gününde İstanbul’a dönmek isterdim. Sanırım yaş ilerledikçe yorgunluklar da artıyor ve atması çok da kısa sürmüyor. Aslında biraz da koşturmacalı geçti. İznimin ilk gününde İzmir’de arkadaşımızın düğününde idik. Cumartesi sabahtan 5 kişilik bir ekip araba ile Yenikapı’dan gezimize başladık. Bu beş kişinin iki kişisi çok önemli :) süper ikizler Nur ile Gül. Tam benim kafadan. Google’dan İzmir'de ne yememiz ne içmemiz gerektiğinin hepsi arastırılmış. Kalacagımız otele hangi sapaktan döneceğimizin haritası çıkartılmış ve daha ne detaylar. Bu iznin bir gıda turizmine dönüşeceği daha ilk günden belli oldu yani. İlk olarak Yol üzerinde Varan tesislerinde Susurlık ayranı,çiğ börek ve kaşarları dışarı tasan koca tosttan yenildi :)

İzmir’e girdikten sonra Kordon’a adım atar atmaz süper ikizerin buldugu hemen herşey önümüzde dizilmeye başladı. Osmanlı şerbeti içilecek yer,dil şiş yenilecek balıkçı ......Karınlar da acıktıgı için otele gitmeden hemen Balık Pişirici Veli Usta’da dil şişleri yemek için durduk.Dil şiş süperdi ama salata ve pamuk gibi kalamarı atlamamak gerekiyor.Salatanın zenginliği Ege’de oldugunuzu hatırlatır nitelikte.
Tum detayları anlatmak çok uzun sürer ben direk ugrak noktalarından bahsedeyim:) Nikah ile Akşam yemeği arasında üşenmeden üzerimizi değiştirip dooooğru Reyhan Pastanesinin yolunu tuttuk. Pastanede masa bulabilmek için masa sırası bekledik. Kulaklıkla dolaşan garsonlar sürekli birbirleri ile haberleşiyorlardı. “ Masa 7 kalktı kasaya yürüyor, Masa 10 hesap istedi .....” Öyle kalabalık ,popüler ve organize bir pastane yani.) Bir sürü değişik pastaları var.Lili,poko ve adını hatırlayamadıgım kadar değişik isimler. 6 kişi olarak 6 değişik pasta söyleyip masada tam bir çekirge grubu olarak davrandık. Kimsenin eli kolu kendi önünde değildi.6 ‘nın 5 li kombinasyonları şekline herkes her pastadan denedi. Masadaki telaş ,rekabetçi ortam görülmeye değerdi... Pastalar için bakınız : Reyhan

Ertesi gün sabah kahvaltısından sonra dooooooğru Alaçatı. Alaçatı gezildi turlandı akabinde hemen Ilıca'ya geçildi .
Tabikiiiii ilk durak Kumrucu Şevki... Orada da öyle bir saldırı durumu olduku ancak yedikten sonra resim çekebildik:(.
Akşamında ise muhtesem Dost pide ye gidildi ve Tahinli pidenin gözüne vuruldu.

Ancak buradaki herşey cok güzel ve lezettli.şiddetle tavsiye edilir.Bu tatil yazısı çok uzayacağa benzer .çeşme sonrasındaki Mersin-Soğucak kısmını sonraki yazıya .Görüşmek üzere.

Wednesday, June 18, 2008

Benim Yelkenli


Santral İstanbul'un içerisindeki Otto ya akşam ziyaretlerimiz olmuştu ama sabah kahvaltısını hiç denememiştik.Dışarıda kahvaltı yapmaya cesaret göstermek için geç bir saat oldugundan Otto'yu deneyelim dedik.Malum herkes deniz kıyısını tercih etmiştir diye.Yanılmadık ta. Oldukça sakin rahatsız etmeyecek bir kalabalık vardı. Tam da o günki bohem durumuma uygun. Kahvaltı servisleri ve ürünleri çok güzel ve kaliteli ancak bahsedeciğim şey başka.
Kahvaltı yap ,gazeteni oku filan derken masadaki minik bardakların içerisindeki pastel boyalara gözüm takıldı.Faber Castel marka ama biz bu türün ilk örneklerini İlk okul sıralarında Monami -Oil Pastels olarak tanımıştık.Tabiki daha pahalı idi, birde daha satın alınabilir olan Faber Castel'in daha mumlu arada beyaz boşluklar bırakan türü vardı. Monamiler ise kağıtta hiç beyaz nokta bırakmazdı adeta bir kalıp gibi kapatırdı.Pembe beyaz üzerinde Japonca yazıların oldugu çekik gözlü çizgi karakterlerin olduğu çıt çıt lı bir Çanta kutu içerisinde olurdu.Anne babaya o kadar pahalısını almaya ikna etmişsseniz bile kullanamaya nerdeyse kıyamazdınız hemen eriyip bitiyor diye. Eridikçe dışındaki kağıdı yırtmaya kıyamazdık .En azından ben. Zira sene 80'ler .Evet bir dışa kapıları açma durumumuz var ama herşey çok pahalı.Kıbrıs'tan walkman getirmeler.Yurtdışına gidene Nike sipariş vermeler filan.Benimki o kadar kostüm siparişli bir çocukluk olmadı ama ilk walkmanim Sony, Kıbrıstan, ilk bilgisayarım Amiga 500 daha hiç görmediğim İstanbul Doğu Banktan gelmişti. İşte böyle bir flashback ler silsilesinden sonra ellerim pastellere gitti.Otto'da önünüzde duran servis kağıtlarını ters çevirip masadaki boyalarla istediğiniz gibi boyayabiliyorsunuz.Hatta sonrasında duvarlarına asıyorlar.Resimle ilişkim ilkokul da başlamış ve bitmişti.Yaklaşık 20 senedir elime pastel boya bile sürmemiştim.Birden aşka geldim kağıdımı ters çevirip boyamaya başladım.Sanırım içimdeki puslu havayı dağıtmak istercesine turkuaz bir deniz çizdim biraz dalgalı.Sonra boyadım da boyadım :) Nasıl iyi geldi nasıl mutlu oldum anlatamam.Çocuklar gibi şen :) Hatırladım ki küçükken resim yapmak benim için gerçekten tablolardaki gibi resim yapabilmekmiş.Öyle yapamıyorsan resim yapabiliyor saymazmışım.Hep rönesans dönemi tablolarmı görmüşüm nedir?:) Ya gerçek kusursuz bir surat çizebilmeliydim ya da bir agaçsa tüm o yaprakların hakkını verebilmeliydim.Birisi de Picasso'yu filan tanıtsaymış belki kendime ket vurmazmışım:) ( Daha çocukken bile nasıl kalıplar koymuşuz kendimize değil mi?) .İşte öylece boyadım durdum. Herhalde içimdeki kapalı hava çok izin vermediği için biraz da kontast kaygısı ile gökyüzünü geceye çevirdim.


Bu arada nasıl bir yağmur başladı sanki yüreğimi serinletti. Yelkenli için istediğim mor-pembe karışımı rengi yakalayamadım ama hoşuma gidene kadar karıştırdım.Sonra denizin içerisine renkli deniz hayvanları çizmek istiyordum ki yıldızlardan sonra bıraktım. Şonra şöyle bir baktım resme :) yelkendeki renk karışımlarına ve gökyüzündeki yıldızlara Vincent van Gogh tan esinlenmiş buldum kendimi:) Yıldızlar tıpkı ışıklar tablosundaki gibi:) Esinlenmiş bulmak bile kendime ket vurdurdu. Sevgili Aslı ile esinlenme yada özgün olmadan bahsederken kendimden bu örneği verdim. Resimden hoşlandı ve bloga koymamı salık verdi:) Ben de yazıverdim işte.
Yazdım da yazdım öztele ne deseeemmm :
-kendimize hayatta hep engeller koyuyoruz ve kalıplar , durupta bir sormuyoruz kim söyledi ki bunun doğru olduğunu diye.
-eski küçük detayları hatırlamak ve anmak mutlu ediyor.belki geçmişe çok bağlıyım dır.
-tekrar anladım ki ki geçmişteki iyi şeyleri hatırlayıp bağlı kalmakta sakınca yok ama kötüleri mutlaka unutup,affedip ,geride bırakmazssak yolumuza asla sevgi ile devam edemiyoruz.Hayat birgün bir yerde unutmadıklarınızla affetmediklerinizle sizi sınayıveriyor. Karşınızdakilere istemediğiniz şeyler yapabiliyorsunuz.Bunların tamiri ise daha yorucu olabilir. Yani geçmişe mazi yenmişe kuzu derler diyip olayları orada bırakmak lazım :)

İşte öyleykeeen böyleeeeee
Ne kestin koç ,ne yedin hiç :) (içimden geldi)

Tuesday, June 17, 2008

Bağdat Ocakbaşı -Cezayir'in Yeri

Geçtiğimiz ay Milliyet Pazar'da Vedat Milor'un Güngören'de bulunan bir ocak başını methettiği yazısını okumuştum. Başlığı "Hayalimdeki Ocakbaşı" idi. Hatta sakatat pişirim konusunda özellikle iyi ,diğer kebap ustalarından Hamdi Bey gibi Birecikli olduğundan ve tam not verdiğinden bahseden bir yazı idi.Pazar günü Güneşli taraflarında iken karnımız çok acıktı ve bizi ancak kallavi bir yemek paklardı.Aklıma bu yazı geldi.Tanıyanlarınız bilir ki konu hele de yemek olursa araştırmadan sonuç alana kadar ulaşana kadar vazgeçmem.Hemen teknolijinin nimetlerinden yararlanıp cep pc ile milliyet.com.tr/vedat milor/tüm yazıları şeklinde bir aramadan sonra restorantın telefonunu bulup aradık ve tarifi aldık.Güngören taraflarını bilmiyorum ama basitçe Kale Center alışveriş merkezinin önündeki rampadan yukarı dogru devam ediyorsunuz, bu yol sizi Güngören Kaymakam'lıgına götürüyor.Tam kaymakamlık binasının karşı sokagında Bağdat Ocak Başı - Cezayir'in Yerini göreceksiniz.
Sakatatları denemedim ama kebapları gayet iyi idi özellikle kuzu şiş.Etler yumuşacıktı.Buranın usulu dürüm yemek şeklinde.Ama dürüm lavaş ekmeğine değil de tırnaklı tabir ettiğimiz pide ekmeğe yapılıyor.içine bolca salata konuluyor ve önünüze bir kagıt seriliyor, gömülerek yiyorsunuz:) Ben diğer tabaktanda nasiplenebilmek için servis olarak istedim.Müesseseyi biraz zor duruma soktum ama ricamı kırmadılar.Servis olunca porsiyonlar duble geliyor:).Ayrıca çiğ köfte ikram ettiler. Ve kendi yaptıkları ayran. Süperdi. Yani 4 porsiyon kebap + 4 ayran ve künefe ye 19,5 lira ödedik.İnanılmaz değil mi :) aynı sokakta 2 yerleri var.Ben tabureli olan ocakbaşında yedim.Yolunuz düşerse deneyebilirsiniz.
Ayrıca Vedat milorun yazısı ve resimler için.
Telefon : 0212 462 60 64

Tuesday, June 3, 2008

Hamdi Restoran- 2

Hamdi restorant yazımı hatırlayacaksınız.Peki bundan sonra neler oldu ondan bahsetmeliyim.Bir süre sonra blogumu okumuş olacaklar ki.Blogumun bağlı oldugu adreste bir e-posta ile karşılaştım.Çok nazik bi şekilde babama ve bana yaşattıkları kötü tecrübeden dolayı özür dilediklerini,bahsettiğim konularla ilgili gerekli değerlendirmeleri yaptıklarını ve uygun oldugum bir zamanda beni mutlaka yeniden misafir etmekten memnuniyet duyacaklarını belirten gerekli iletişim bilgilerinin belirtildiği bir mail.Beni şaşırtan ve sevindiren bu mesaja, ben de teşekkür ve memnuniyet bildiren bir cevap yazdım. Kötü tecrübeler yaşanmış olsa bile bu şikayete ilgi gösterecek ve düzeltmek isteyecek kadar müşteri odaklı bir anlayışa sahip olmalarının memnuniyet verici olduğuna dair. Benim e-postamın altında iletişim bilgilerim de var. Cevabın altında iletişim bilgilerini görür görmez hemen bir telefon aldım. (Bu ikinci önemli dikkatti bence.İletişim bilgim olmadığından ancak mail atabilmek,bu bilgiye ulaştıgında ise müşteri ile hemen bire bir temasa geçmek).Beni arayan kişi Hamdi restorant a tam 12 yılını vermiş olan Mehmet Öztürk bey idi.
Yaşadığım şeylerin neler olduğunu tahmin edebildiğini,bu tarz aksaklıkların kabul edilir olmadığını Kendisinin ,Hamdi beyin,Şevket bey in (Hamdi Bey'in oğlu) bu kuruma yıllardır ne kadar özen gösterdiklerinden bahsetti.Bende tam da bu yüzden bu denli marka haline gelmiş bir yerde bazı seylerin gözardı edilemediğinden beklentinin bu anlamda yüksek olduğundan bahsettim.İnsanın yedikleri heryerle aynı olsa bile bir servis kalitesi beklentisi oluyor.
Mehmet bey ısrarla beni ve misafirlerimi yeniden ağırlamak istedi.Tesadüf geçen sefer babam gelmişti.Bu sefer de annem.Olumsuz tecrübemizi olumluya çevirme gayretlerini geri çevirmedik.Annem,Kuzenim ve benim için bir rezervasyon aldılar ve geçtiğiimz Cumartesi günü bizi ağırladılar.
Bu sefer herşey gerçekten kusursuzdu.Terasın en güzel yerinde masamız rezerve edilmişti. Girişteki arkadaşlar bizi masamıza yönlendirdikten sonra Mehmet bey hemen masamıza geldi kendisi ile tanıştık ve bizi masamamızla ilgilenecek servis elemanımızla tanıştırdı . ( aslında bu iyi bir tarz Amerika'da restorantta daha yetkili birisi size servis elemanınızı tanıştırıyorSsize yardımcı olacak kişi budur diyor.hatta bir vardiya değişmi saatine denk gelecekse yeni kişiyi söylüyor ve bu kişi ile devam edebilirsiniz ihtiyaçlarınızı karşılamaya diyor. Böylece herkese el kol kaldırıp dikkat çekmeye çalışmıyorsunuz. )
Sipariş sırasında sadece 1 kez neler istediğimizi söyledik.Hatta kuzenim beytinin ruhuna aykırı olarak ben acılı beyti istiyorum dedi.Mehmet bey bunun da yapılmasını sağladı. Hiç beklemeden, gelmesi gereken sıra ile hersey vaktinde,taze ve doğru ısısında geldi. Girizgahtaki güney mutfagı alışkanlıkarından konuşulmasını atlamayan Mehmet bey çok özel turşularından ayrıca servis ettirdi. Yemekleri afiyetle yedikten sonra üzerine Hamdi spesiayal baklavası yenildi ve çaylar içildi.Bu esnada Mehmet bey yeniden masamıza konuk oldu ve güzelce sohbet ettik.Blogumda yazdığım ve uyardığım için teşekkür ettiler.Servis konusunun ne kadar zor,hataya açık,eğitimle ilgili olduğu konularından konuştuk.Çalışanlar ne kadar eğitilse de sahne başarısının ayrı bir konu olduğundan bahsettik ve bu sefer en olumlu düşünce ve tecrübelerle ayrıldık.
Bu coğrafyada yaşayan insanlar olarak bizim ihtiyacımız olan şey anlaşıldığımızı hissetmek.Mükkemel ürünü ve servisi alamasak bile karşımızdakinin bizim sorunumuza ortak olması sizi anlıyoruz diyebilmeleri.
Hamdi restorant müşteri odaklı anlayışlarını,samimiyetle krizlerin nasıl yönetildiğini çok güzel şekilde gösterdi.

Wednesday, May 21, 2008

O.... Çocukları


O....Çocukları filmi çekimlerine başlanılacağı sırada epey gündem oluşturmuştu. Hülya Avşar'a teklif edilen rol ,annesinin o.. rolu için itirazları,ben yaşarken bu tarz bir şey olamaz yorumları ve sonrasında Demet Akbağın bu rolü üstlenmesi haberleri ile Beynelminel filminden tanıdığımız Sırrı Süreyya Önder'in bu yeni filminden haberdar olmuştuk.Filmin senaryosu Önder tarafından yazılıyor. İstanbul Film Festivali için burada olan Ferzan Özpetek senaryo sipariş veriyor Önder'e. Önder hikayeyi bitirdiğinde Ferzan Özpetek başka bir projeye başlamış olduğundan bu filme başlıyamıyor.Bu arada Önderin üzerine çalıştığı Berlinde geçen bir almancı hikayesi ve Maraş Katliamı hikayeleri oldugu için yönetmenliğine kendisi de soyunamıyor.Ve senaryoyu verdiği yapım şirketi Murat Saraçoglu ile anlaşıyor.Kadro isimler açısından oldukça güçlü duruyor ancak dürüstçe söylemek gerekirse Filmi sırtlayan Demet Akbağ olmuş. Mutluluk Filminden sonra iyice önemsemeye başladığım Özgü Namal hayal kırıklığı yaşattı. Yarı Türk yarı İtalyan bir karakteri canlandırmasına ragmen aksanı tamamen alakasızdı .Aksan yapmaya kalkıştığı zamanlarda ise sanki Mutluluk filminden üzerinde kalan aksan ile konuşuyordu. Sanki birden " Ben hiç günah yapmadım Cemal abi " diyecekmiş gibi hissediyorsunuz.
Filmin hikayesi aslında gercek yasamdan uyarlama gibi.Belirli bir hikaye olmasada 12 eylül sonrasında Tarlabaşında bir süre yaşayan Önder burada evleri çocuk dolu kadınların varlığına tanık oluyor. "Emanetçi anneler".Daha önce hayat kadınlığı yapmış artık yaşlanmış kadınlar yeni nesil çalışanların çocuklarına bakıyor.Ve onları babaları da dahil her türlü kötülüklerden koruyor.Görevlerinden biri çocuklara annelerinin yaptığı işi belli etmemek ancak öğrenirlerse de bu gerçekle nasıl dimdik yaşanacağını öğretmek.Bu zamanlarda duydugu bir diğer hikaye de 12 Eylül sonrası iltica etmek zorunda kalan bazı anne babaların çocuklarını da yurt dışına aldırabilmek için başlarından geçen hikayeler.İtalyan bir ailenin çocuğu gibi rol yapması öğretilen ve temel İtalyanca'nın öğretildiği çocuğun Pasaport kontrolünde birdenbire Türkçe ağlamaya başlaması ile durumun açığa çıkması gibi.
Tarihimizde kritik günlerin oldugunu ve bunların gittikçe arttığının altını çizen Önder siyasi olarak böyle bir ortamda emanetçi bir annenin evinde geçen olayları anlatıyor.
Genel olarak güzel bir tat bıraksa da filmin ikinci yarısı birden bire hoooop toparlayıp bitirelim konuyu şeklinde biraz da alakasız bitiyor.Bir bütünlük sağlanamamış. Sanki yönetmen de hikayeyi kurtaramamış gibi.Ferzan Özpetek çekse nasıl toprlardı acaba diye düşündüm aslında.
Bir yazıda Önder'in Beynelminel'in hikayesini 10 günde yazdığını okumuştum.Acaba biraz acelecilik mi var diye düşünüyorum.
Tüm bu eleştirilerime ragmen bu filme gidilir özellikle Demet Akbağ kaçırılmaz diyorum .Demet Akbag'ın tüm diyalogları Özgü ve Sarp ın Piyer Loti diyalogları güzel.AAAA bir de Müzikler Kıraç a ait. Film müziklerinde Kıraç'ın kendisinin söylediği bir şarkı var.Müslüm Gürses'in eski şarkılarındanmış. Filmden sahnelerin olduğu bir kliple televizyonda dönmeye başladı.Güzel olmuş.

Monday, April 21, 2008

HAMDİ RESTORAN RE-ZA-LET!

Selamlar, hep iyi birşeyler yazıyordum bugunki biraz eleştirel olacak sevgili dostlar.
Hamdi restorant yıllardır bidiğim. Bir şekilde arkadaşlarımın tercihi üzerine gittiğim ve hiçbirinde de tam tatminkar ayrılmadığım bri restoranttır. İnsanların abartılı begenilerine şaşırmışımdır.Güney damak tadına sahip olmanın beğeni eşiği ve servis kallitesi gibi sebeplerle.Bir kere hep kalabalıktır ama o kalabalıgı düzgün yönetecek eleman yoktur. Her ne ise sonucta fena da değil düşüncesinden haraketle babacığım da istanbulda iken hani Eminönü'nde İstanbulu solumak hem de şöyle güzel bir yemek yiyelim diye Hamdi Restorant'a gittik. TAM BİR FİYASKO!. Siparişi almaları bile mesele idi.Bir saniye hanımefendi diyor gelip bardaklara su doldurup pıt diye dönüp gidiyor.4. defa masanın civarlarına yaklaştığında yakalayarak sonunda verebildik siparişi. Siparişimiz de beyti ve gavurdağı salatası idi.Şaşırtıcı hızda salata gelmesine ragmen bir türlü lavaş gelmek bilmedi.Bir de peynir ve yag ikilisi .Hani siz istemesenizde iyi ihtimalle 10 lira olarak hesabınıza eklenen yemek gelen ekadar yediğimiz şeyler.
Birkaç hatırlatma sonrasında kupkuru bir lavaş geldi bu seferde peynir yağ gelmedi.bunu tekrar hatırlattığımda garson köşedeki buzdolabını açıp çıplak elleri ile 3-4 top tereyagını minik kaseye koyup hemen bize servis yaptı.Bilin bakalım o sırada ne oldu. Ana yemekleriiz geldiii.düşünün yani servisin süresini ve muhteşemliğini. 4 küçük parça lavaşları yetmiyince abratmadan söylüyorum tam 4 kişiden lavaş istedik ve yemeğimiz bittiğinde lütfen geldi. Yani uzun lafın kısası ortalaması 7-10 lira olanbir kebapa 18 lira alabilme hakkını kendinde görüyorsan bunun bir servis standardı bir kalitesi olması gerekir değil mi. Kebabın yanına usulca kondurulmuş beklemekten solmuş soğan salatası da 27 derece hava sıcaklıgında gelen sıcak kola buna dahil. Özetle HAMDİ tam bir RE-ZA-LET. Fazlası ile şımarmış.Haberiniz ola

Wednesday, April 2, 2008

Balkabağı Çorbası


Efendim ben ki sadece mercimek yada ezogelin çorbası içen .... Son 2 yıldır çorbacı oldum. Genelde ana yemek tarzında içiyorum. Başlangıç olarak çorba içince ardından ana yemek yiyemiyorum:). Soguk havaların,gribal durumların yakın arkadaşı ,eve anne sıcaklığı gerçek bir ev havası katmanın ilk numaralarından:). Son zamanarda sebzeli çorbalara daha bir zaafım var. Kereviz çorbam oldukça popüler ancak bugun size başka bir çorbadan bahsedeceğim.
Öncesinde genel bir çorba girizgahı yapalım isterseniz.
Çorba dilimize Farsçada ki "shorba" ( kaynamış et suyunda ağır ağır pişmiş anlamında) dan geliyor. İngilizce ve Fransızca daki "soup" ve "la souppe" Latince deki souppa dan geliyor bu da içinde yenilebilir tane olan su anlamında imiş.Bizim, çorba için içmek ,ingilizlerin yemek fiilini kullanması bundan ötürü ...
Çorba işi derin bir konu; stoklu ( et veya tavuk suyuna) ,stoksuz çorba (normal su ile ),durulaştırılımış (konsome) çorbalar ...Yazılabilcek çok şey var.Gelelim bugun benim bahsedeceğim Balkabağı Çorbasına. Umut'un "Halloween Seval "adını koymasının bir anlamı olmalı :)
Özgürün; bal kabağının öbür dünyada beni nasıl çorba yaparsın diye hesap soracağı ve balkabağından olsa olsa Amerikalıların çorba yapmayı akıl edeceği yorumlarına rağmen yaptım.Bu arada Özgür'ü de bilgilendirmeliyim ki kendisinin Müdavimi olduğu Çiya restorantın şefi Musa Usta ,Ahmet Örs ile yaptığı röpörtajında geçenlere avrupaya gittim ,bal kabağı çorbası yapmayı öğrendim diyen aşçılara ülkemizde bal kabağının en az 7-8 çeşidinden farklı çorbalar yapıldığını anlatıyor.Başka kaynaklarda ise Yörük Çorbası olarak da adı geçiyor.Osmanlı mutfağında balkabağı dolması var.Sonuçta bu bir sebze :) Gelelim çorbamıza:
1 kilo bal kabağı
1 iri soğan
2 etli kırmızı biber
2 diş sarımsak
2 bardak su
3 bardak süt
Muskat,zencefil
Efendim kocaman soğanı küp küp doğrayıp yagda kavuruyoruz.Daha soğanlar tam ölmemişken küp kabakları ve doğradığımız kırmızı biberleri,sarımsak ve tuzu ilave ediyoruz.2 bardak su ile sebzelerin iyice pişmesini bekliyoruz.Sebzeler piştikten sonra pürüzssüz kıvama gelecek şekilde blendır dan geçirip sütü ilave ediyoruz ve bu sekilde 5-10 dk kaynatıyoruz. Sonrasında muskat (hani böle minicik hindistan cevizi gibi olan ) rendeliyoruz içine.Benim kalmadığı için zencefil rendeledim.Annemin çektiği meşhur acı pul biberden ilave ettim. Üzerine çekilmiş acılı kuru domates.Yanına ise zeytinyağı,sarımsak ve feslegenle fırınlanmış minik ekmeklere krem peynir sürerek servis ettim. Süper oldu.
Maydanoz yada kereviz yapraklarının da çok yakışacağını düşünüyorum.
Su ve süt ölçüleri kişiye göre değiştirilebilir.Kıvamlı bir çorba oluyor.
Verdiğim ölçüler den rahat 8-9 kişilik servis çıkıyor.
Afiyet şeker olsun :)